Süleyman KUMAŞ
Köşe Yazarı
Süleyman KUMAŞ
 

HANNOVER'DEN AMSTERDAM'A

Ve artık Prag’la olan birlikteliğimiz burada son buluyor. Yeni insanlar tanımaya, başka başka coğrafyalar keşfetmeye gidiyoruz yine. Yolumuz bu kez Almanya’nın  Aşağı Saksonya (Niedersachsen) eyaletinin başkenti olan Hannover’den geçiyor, hedefimizde ise Amsterdam var. Nüfusu 515.000'in üstünde olduğu söylenen Hannover, II. Dünya Savaşında çok zarar gördüğü için tarihi mekânlar adına oldukça fakirdir. Bu kent tarihi dokuları olan bir yer sanılmasının aksine, geniş yeşil alanlara ve parklara sahip.  Aynı zamanda Almanya'nın en büyük fuar kenti olan Hannover Dünyaca ünlü Expo 2000’e de ev sahipliği yapmıştır. Ben bu fuara yetişememiş olsam da bilmenizde fayda olacağını düşündüğüm Cebit Bilişim Fuarı da her yıl burada düzenmekte ve kent bu yönüyle oldukça turist çekmektedir. *** Amsterdam’a hava kararmadan yetişmek için acele ediyoruz, ama Hannover’in düzenli bahçeleri ve yemyeşil arazilerine gizlenmiş ufak değirmenleri öyle hoş ki hepsi bir bir bizi selamlıyor, arada bir gördüğümüz minik tarihi kiliseler ise ‘gitmeyin’ diye dua eder gibiler… Kalıyoruz! Bizim oralarda Erzurum soğuğu ne ise burada da Almanya soğuğu o emin olun, hava çok soğuk ve aşırı derecede yağmur var (ki yaz aylarında olmamıza rağmen) çok üşüdük. Otoban üzerinde seyrederken kilometrelerce uzunlukta bir araç kuyruğu oluşacak birazdan ve bunun sebebi Almanya’nın son 20 yılının en büyük trafik kazasına tanıklık etmesi olacak ve bizler ise bu kazanın tanıkları olacağız… Neyse ki biz kazanın kurbanlarından değil, kapalı olan trafik kuyruğu mağdurlarından olacağız… Olduk! Bu arada bizim, Amsterdam’ı gündüz görebilme umutlarımız yağan yağmurda ıslanıyor sanki çünkü burada tam 7 saat mahsur kaldık… *** Hannover’in sarı tabelalarını bir bir geçerken, sol taraftan bizim aracımıza yaklaşan mavi spor bir araba bize ‘Selamualeykum’ dedi, hala etkisindeyim. Burada yaşayan bir gurbetçiymiş kendisi, oto parçaları satar ve geçimini öyle sağlarmış, hatta onun anlatmasına göre, arabasını da kendi yapmış. Türk insanı işte, nerde olsa kendini belli ediyor. (Bu arada demezsem ölürüm, spor arabasının vites kolunda ve yine kendi kolunda tespih takılıydı) *** Yılmak yok, yeniden yollardayız, yol boyunca yüzlerce rüzgârgülü gördük ve bir yerden sonra onları sayamadım(şaka değil, çocukların yağmurlu havada yağmur damlası saymaları gibi ben de rüzgârgüllerini saydım ama yetişemedim işte olmadı). Uzun, yemyeşil ve düz arazilerin içerisinde olan tek evler, yalnız ağaçlar selam durdu bize, öyle güzellerdi ki hepsi… Bizim ülkemizde alıştığımız mavi trafik levhalarının aksine burada ki trafik levhaları genelde sarı ve yeşildi. Bunları fotoğraflayıp her ülkeden aldığı levha fotoğraflarını koleksiyon yapacağını söyleyen bir arkadaşımın yanındayım şuan, evet ben de bıyık altı gülümsemiştim, tıpkı şuan sizin gülümsediğiniz gibi… Ve nihayet Almanya sınırlarını çıkıyoruz… Sonunda Hollanda’nın soğuk gecelerine merhaba diyebiliriz sanırım. İlk durak Amsterdam… Araçtan iniyoruz, buranın yağmuru bardaktan boşanır gibi, soğuğu ise kutuplarda ki kadar sert… *** Hollanda'nın başkenti Amsterdam olmasına rağmen, Hollanda Krallığı anayasasına göre, başkent Amsterdam değil Lahey’dir ve ülke hükümeti ve meclisin bulunduğu yer yine Amsterdam yerine Lahey'dedir. Zaten çok küçük olan ülkede neyi paylaşamamışlar bunu da anlamış değilim doğrusu. Konya’nın yüzölçümünün 38.000km² olduğunu düşündüğümüzde, 41.000km²’lik Hollanda’nın çok ta önemli bir yer olmadığını akıllara getiriyor olabilirsiniz… Fakat bu ufacık ülkenin aslında birçok yönüyle bize üstünlük sağlayabileceğini birazdan göreceksiniz… Haydi, gelin şimdi Hollanda’nın en bilindik şehri Amsterdam’ın daracık sokakları ve masalsı kanallarında kaybolalım… *** Amsterdam’a geldiğimde gözüme ilk çarpan şey eşsiz güzellikte ki kanalları ve kanalların kenarında ki bisiklet dağları oldu. Ama bütün bunların yanında, araçlara ayrılan yollar kadar bisikletlere ayrılan yolların genişliğinden de bahsetmeliyim. Düzenli bir trafik akışının burada olmasının sebebini de bisikletlere ve zaten küçük olan yüzölçümünün yanında, düz arazi üzerinde ki düzenli toplu taşıma sistemi ve yürüyüşü seven insanlara bağlıyorum… Zaten çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış (zaten kanallar var ve burada küçük seyahat/gezinti tekneleri var) ve otopark ücretleri çok yüksek. Takım elbisesi üzerinde işine giden bir Hollandalı gördüm ben burada mesela, bisikletinin önünde ya da arkasında sepeti var, sepetin içinde bilgisayarı çantası vs. Neden bizim ülkemizde bunu yapamıyoruz diye sordum kendime… (sessizlik) sonra bıyık altı güldüm geçtim, her neyse… Tarihsel dokusuna saygı göstermesiyle hatırlayacağım ben bu aşk kentini aslında. Düzenli yollarını tamamlayan, kara taştan dış cepheleriyle dar sokaklarında dolaştığım Amsterdam’ı hafızama kazıyacağım, geçmişi günümüze o taştan evleriyle taşıyan su kenti Amsterdam’ı… *** Biz daha yoldayken, kızlı erkekli bütün arkadaşlarım bir şeyler konuşmaya başladılar. Konuştuklarından “Red Light” diye bir şey çıkarıyorum ama anlamıyorum. Türkçesi “Kırmızı Işık” ama Amsterdam ile ilişkisi ne?  Bu geziye çıkmadan önce aldığım kapsamlı bir gezi rehberi vardı onda arıyorum yine yok… Dedim bunda da yoksa önemli bir şey değildir herhalde… Amsterdam’a indiğimizde gece yarısı saat 02.00’yi gösteriyordu. Deli gibi yağmur yağıyor ve dediler ki; koşun red light’a gidiyoruz. Dedim haydi. Haftaya Red Light ve dar kanallarıyla Amsterdam sokaklarında ki gezintime devam ediyor olacağım, hepinize mutlu haftalar dilerim, ışığınız bol, yüzünüz aydınlık olsun… 
Ekleme Tarihi: 22 Eylül 2013 - Pazar

HANNOVER'DEN AMSTERDAM'A

Ve artık Prag’la olan birlikteliğimiz burada son buluyor. Yeni insanlar tanımaya, başka başka coğrafyalar keşfetmeye gidiyoruz yine. Yolumuz bu kez Almanya’nın  Aşağı Saksonya (Niedersachsen) eyaletinin başkenti olan Hannover’den geçiyor, hedefimizde ise Amsterdam var. Nüfusu 515.000'in üstünde olduğu söylenen Hannover, II. Dünya Savaşında çok zarar gördüğü için tarihi mekânlar adına oldukça fakirdir. Bu kent tarihi dokuları olan bir yer sanılmasının aksine, geniş yeşil alanlara ve parklara sahip.  Aynı zamanda Almanya'nın en büyük fuar kenti olan Hannover Dünyaca ünlü Expo 2000’e de ev sahipliği yapmıştır. Ben bu fuara yetişememiş olsam da bilmenizde fayda olacağını düşündüğüm Cebit Bilişim Fuarı da her yıl burada düzenmekte ve kent bu yönüyle oldukça turist çekmektedir.

***

Amsterdam’a hava kararmadan yetişmek için acele ediyoruz, ama Hannover’in düzenli bahçeleri ve yemyeşil arazilerine gizlenmiş ufak değirmenleri öyle hoş ki hepsi bir bir bizi selamlıyor, arada bir gördüğümüz minik tarihi kiliseler ise ‘gitmeyin’ diye dua eder gibiler… Kalıyoruz! Bizim oralarda Erzurum soğuğu ne ise burada da Almanya soğuğu o emin olun, hava çok soğuk ve aşırı derecede yağmur var (ki yaz aylarında olmamıza rağmen) çok üşüdük. Otoban üzerinde seyrederken kilometrelerce uzunlukta bir araç kuyruğu oluşacak birazdan ve bunun sebebi Almanya’nın son 20 yılının en büyük trafik kazasına tanıklık etmesi olacak ve bizler ise bu kazanın tanıkları olacağız… Neyse ki biz kazanın kurbanlarından değil, kapalı olan trafik kuyruğu mağdurlarından olacağız… Olduk! Bu arada bizim, Amsterdam’ı gündüz görebilme umutlarımız yağan yağmurda ıslanıyor sanki çünkü burada tam 7 saat mahsur kaldık…

***

Hannover’in sarı tabelalarını bir bir geçerken, sol taraftan bizim aracımıza yaklaşan mavi spor bir araba bize ‘Selamualeykum’ dedi, hala etkisindeyim. Burada yaşayan bir gurbetçiymiş kendisi, oto parçaları satar ve geçimini öyle sağlarmış, hatta onun anlatmasına göre, arabasını da kendi yapmış. Türk insanı işte, nerde olsa kendini belli ediyor. (Bu arada demezsem ölürüm, spor arabasının vites kolunda ve yine kendi kolunda tespih takılıydı)

***


Yılmak yok, yeniden yollardayız, yol boyunca yüzlerce rüzgârgülü gördük ve bir yerden sonra onları sayamadım(şaka değil, çocukların yağmurlu havada yağmur damlası saymaları gibi ben de rüzgârgüllerini saydım ama yetişemedim işte olmadı). Uzun, yemyeşil ve düz arazilerin içerisinde olan tek evler, yalnız ağaçlar selam durdu bize, öyle güzellerdi ki hepsi… Bizim ülkemizde alıştığımız mavi trafik levhalarının aksine burada ki trafik levhaları genelde sarı ve yeşildi. Bunları fotoğraflayıp her ülkeden aldığı levha fotoğraflarını koleksiyon yapacağını söyleyen bir arkadaşımın yanındayım şuan, evet ben de bıyık altı gülümsemiştim, tıpkı şuan sizin gülümsediğiniz gibi…

Ve nihayet Almanya sınırlarını çıkıyoruz… Sonunda Hollanda’nın soğuk gecelerine merhaba diyebiliriz sanırım. İlk durak Amsterdam… Araçtan iniyoruz, buranın yağmuru bardaktan boşanır gibi, soğuğu ise kutuplarda ki kadar sert…

***

Hollanda'nın başkenti Amsterdam olmasına rağmen, Hollanda Krallığı anayasasına göre, başkent Amsterdam değil Lahey’dir ve ülke hükümeti ve meclisin bulunduğu yer yine Amsterdam yerine Lahey'dedir. Zaten çok küçük olan ülkede neyi paylaşamamışlar bunu da anlamış değilim doğrusu. Konya’nın yüzölçümünün 38.000km² olduğunu düşündüğümüzde, 41.000km²’lik Hollanda’nın çok ta önemli bir yer olmadığını akıllara getiriyor olabilirsiniz… Fakat bu ufacık ülkenin aslında birçok yönüyle bize üstünlük sağlayabileceğini birazdan göreceksiniz… Haydi, gelin şimdi Hollanda’nın en bilindik şehri Amsterdam’ın daracık sokakları ve masalsı kanallarında kaybolalım…

***


Amsterdam’a geldiğimde gözüme ilk çarpan şey eşsiz güzellikte ki kanalları ve kanalların kenarında ki bisiklet dağları oldu. Ama bütün bunların yanında, araçlara ayrılan yollar kadar bisikletlere ayrılan yolların genişliğinden de bahsetmeliyim. Düzenli bir trafik akışının burada olmasının sebebini de bisikletlere ve zaten küçük olan yüzölçümünün yanında, düz arazi üzerinde ki düzenli toplu taşıma sistemi ve yürüyüşü seven insanlara bağlıyorum… Zaten çoğu sokak araç trafiğine kapatılmış (zaten kanallar var ve burada küçük seyahat/gezinti tekneleri var) ve otopark ücretleri çok yüksek. Takım elbisesi üzerinde işine giden bir Hollandalı gördüm ben burada mesela, bisikletinin önünde ya da arkasında sepeti var, sepetin içinde bilgisayarı çantası vs. Neden bizim ülkemizde bunu yapamıyoruz diye sordum kendime… (sessizlik) sonra bıyık altı güldüm geçtim, her neyse…

Tarihsel dokusuna saygı göstermesiyle hatırlayacağım ben bu aşk kentini aslında. Düzenli yollarını tamamlayan, kara taştan dış cepheleriyle dar sokaklarında dolaştığım Amsterdam’ı hafızama kazıyacağım, geçmişi günümüze o taştan evleriyle taşıyan su kenti Amsterdam’ı…

***

Biz daha yoldayken, kızlı erkekli bütün arkadaşlarım bir şeyler konuşmaya başladılar. Konuştuklarından “Red Light” diye bir şey çıkarıyorum ama anlamıyorum. Türkçesi “Kırmızı Işık” ama Amsterdam ile ilişkisi ne?  Bu geziye çıkmadan önce aldığım kapsamlı bir gezi rehberi vardı onda arıyorum yine yok… Dedim bunda da yoksa önemli bir şey değildir herhalde… Amsterdam’a indiğimizde gece yarısı saat 02.00’yi gösteriyordu. Deli gibi yağmur yağıyor ve dediler ki; koşun red light’a gidiyoruz. Dedim haydi.

Haftaya Red Light ve dar kanallarıyla Amsterdam sokaklarında ki gezintime devam ediyor olacağım, hepinize mutlu haftalar dilerim, ışığınız bol, yüzünüz aydınlık olsun… 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve guncel61.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.