Anasayfa Erdoğan MERT Yazı Detayı Bu yazı 1546 kez okundu.
Erdoğan MERT
Köşe Yazarı
Erdoğan MERT
 

Aşıda ters açı

Toplum yine, bir konuda daha bölünmeye başlandı. Daha doğrusu ülkede iktidara gelen ilk (ve umarız tek ve son olur) bölücü parti halkı aşı konusunda da böldü: Aşılılar-Aşısızlar! Şimdi aşı yüzünden karşı safa, hedef tahtasına yerleştirilen bir “aşısızlar” grubumuz var, yakında yine halkın diğer yarısı tarafından gelen devlet destekli baskıya hatta saldırıya maruz kalacaklar. AŞI KARŞITI MISINIZ YOKSA AŞILATTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ? Öncelikle bu “aşı karşıtı” bir yazı değil, “aşı karşıtlığı” övülmeyecek zira bu bilimsel olmak bir yana mantıklı değil. Ancak demokrasinin temel gereklerinden biri olan “azınlığı korumak, haklarını tanımak” ülkemizde mevut olmadığı için, açık ve net söyleyelim demokrasinin seçim sandığı gibi en az önemli bileşeni hariç demokrasi adına hiçbir şey var olmadığı için aşı konusunda da doğru tespit ve uygulama bekleyemiyoruz. Bu konuda da kutuplaşma, kindarlaşma, çatışma, kaos üretiliyor. AŞI NEDİR? Konumuz aşı olduğu için aşıdan kısaca bahsetmek gerekir. İnsanı hastalıklardan koruyan da, hastalandığında iyileştiren de kendi vücududur, “immün sistem” denilen bağışıklık sistemidir. Nasıl maymunlar şehir hastanesine, gergedanlar kardiyoloji servisine ihtiyaç duymuyorlarsa aslında insanların da ne hastaneye, ne hekime ihtiyacı vardır. Köylerde doktor yüzü görmemiş 100 yaşında delikanlı dedeler, genç kız ninelerolması bundandır. Şehirde 40 yaşına gelmeden çökmemiz, ilaçlara boğulmamız da yine insanın insana verdiği zarar nedeniyledir. Dışarıdan vücuda zararlı bir madde girdiğinde savunma sistemimiz hemen o tehditle mücadeleye girişir, işgalciyi püskürterek vücudun sağlıklı kalmasını sağlar. Ancak şehirlerde yaşanılan stres bağışıklık sistemini baskıladığında ya da insan tarafından vücudun daha önce görmediği bir zararlı üretilmişse ya da izole bir çocukluk nedeniyle günlük hayatın parçası olan bakteri ve virüs gibi mikro organizmalaramaruz kalınmışsa vücut hastalanır. Vücuda önceden bu tehdit hakkında bilgi vermek, bir modeli üzerinde savunma provası yapabilmesini sağlamak için aşı kullanıyoruz. Hemen hepimiz bebekliğimizden itibaren bir sürü aşı olduk (örneğin çiçek), vücudumuz bu tehditle tanıştı, artık o hastalık bize bir şekilde bulaşsa bile vücudumuz düşmanı çok iyi tanıdığı, huyunu suyunu bildiği için derhal müdahale edip o düşmanı bertaraf edebiliyor. AŞISIZLAR KİMDİR? Aşısızların bilinmeyen hikâyesine gelelim, onları anlamak için zerre kadar çaba göstermeden doğrudan düşmanlaştıran zihniyete biraz olsun fikir vermeye çalışalım (akıl verme kısmı maalesef elde değil, o vardır ya da yoktur). Köpeklerin salınıp taşların bağlandığı güzel ülkemizde hep aynı sorun yaşanır, devlet suçlulara diş geçiremez, hıncını düzgün vatandaştan çıkarır. Aşısız gruptakiler gösterilmek istendiği gibi tehdit değil, başından beri mağdur gruptur. Otoriteye, devlete, millete saygıları olduğundan “sokağa çıkmayacaksın, evden burnunu bile çıkarmayacaksın” dendiğinde talimata harfiyen uyan gruptur. Pencereden baktığında markete gitme bahanesiyle sokaklarda cirit atanlara uymayıp evde bir sonraki talimatı bekleyenlerdir. Tam serbestlik gelse de markete bile kendi aracıyla giden, AVM nedir bilmeyen, arabadan maskesiz inmeyen, yedek maskesi dezenfektanı her zaman mevcut, başkalarıyla arasındaki mesafeye dikkat eden, aracına biner binmez elini kolonyayla yıkayıp yüzüne, burnuna süren, kısaca tedbiri hiçbir zaman elden bırakmayan vatandaştır. Israrlı davetlere rağmen, akrabasından özür dileyerek nişandır, düğündür, sünnettir, çay davetidir hiçbir topluluğa karışmayan, kendi evladını/ebeveynini bile iki senedir sarılıp öpmeyendir. Bu insanlar tehdit değil, tersine tehdit altında olanlardır! Aşı olanlar aşısızlara tehdittir. Az biraz mantık yürütmek yeterli. Aşılanmış olmak virüsü kapmaya engel değil, bulaştırmaya engel değil, sadece hastalığın semptomları bastırılmış durumdadır. Yani aşılı hasta olabilir ama dışarıdan kimse onun hasta olduğunu anlamadığı için güvenip yanaşabilir ve hastalığı kapabilir. Aşısız hastaysa aksırmasından, öksürmesinden, bitkinliğinden, moralsizliğinden vb. bir sürü görünür belirti olduğundan ondan kendinizi uzak tutabilirsiniz. Hal böyleyken “aşısızlar toplum sağlığını hiçe sayıyor” demek, dezenformasyon yapmak değil de nedir, nasıl bir aymazlıktır? O sizin dediğiniz, aşının etkisi geçmiyor olsaydı, aşılanan hastalıktan muaf olsaydı, çevresine bulaştırmıyor olsaydı geçerliydi. “Hatırlatma dozu” ifadesi ayrı bir dezenformasyon. Vücudumuz daha bebekken tanıtılan çiçek hastalığını yüz yaşına gelsek bile unutmuyorken nasıl olur da Kovid hastalığını unutur? Bu bir “aşı” ise unutmaz. “Hatırlatma” kelimesiyle kastedilen vücudun yeni varyantı tanımıyor oluşuyla alakalıdır yoksa eski virüsü unuttuğu falan yoktur. Buradan şu anda kullanılan aşıların “aşı” oldukları bile tartışmalıdır sonucu çıkar. Çok kolay unutuluyor, ya da hiç bilinmiyor olduğu için açıklamak lazımdır ki, bu ürünlerörneğin çiçek aşısı gibi ruhsatlı, güvenirliği kanıtlanmış sıvılar değildir, hepsi “ön onay, acil onay, vb.” şartıyla piyasaya sunulmuştur. YAN ETKİ Ülkemizde iki aşı var. Sinovac’ın az yan etki göstereceğini söylemek şu açıdan mümkündür: Koruyuculuk seviyesinin düşük olması ve bir zaman sonra tamamen koruyuculuk vasfını kaybetmesinden de anlaşılıyor ki içeriğindeki etken maddeler zayıf, bünyeyi fazla yormayacağı için biz bunu “yan etkisi azdır” şeklinde yorumlarız. Aynı mantıkla Biontec daha yüksek koruyuculuğa sahip olmasından da anlaşılıyor ki, daha yoğun etken madde içeriyor ve bu madde yoğunluğu vücudu yoracaktır ki biz bunu “yan etkisi çoktur” şeklinde yorumlarız. Ancak bundan da bağımsız, daha da isabetli fakat hiç bahsedilmeyen bir yan etki ölçeği vardır ki bu da vücudumuzun ta kendisidir. Bütün kimyasallar ilaç niyetiyle kullanılsa bile aslen zehirdir. Vücut tehdit çok ciddiyse fayda-zarar dengesine bakarak sağlayacağı fayda vereceği zarardan fazla olduğunda bu zehri ilaç olarak kabul eder. Ancak nasıl tek yumurta ikizlerinin bile parmak izleri farklıysa, her insanın bünyesi birbirinden farklıdır. Birine vız gelen diğerini komaya sokabilir. Öncelikle herkesin “bilinçli tüketici” olmaktan bile önce “bilinçli hasta adayı” olması ve kendi vücudunu gözlemleyip huyunu suyunu öğrenmesi lazım. Yine de bir genelleme yapılabilir. Pek çok hastalığı olan, eczane stoğundaki ilaçları tek tek sayacak kadar (elbette bu ifadeyle esprili bir abartı yapıyoruz) yüksek miktarda ilaç kullanmaya alışmış bir vücut için aşı içeriği sinek vızıltısı gibi de kalabilir, vücut zaten ilaçlardan yorulduğu için ağır da gelebilir. Ya da ağrı kesici niyetine de, antibiyotik niyetine de aspirin kullanmış, ömrünce hastaneye hasta ziyareti dışında uğrama ihtiyacı hissetmemiş “chemical-free” yani kimyasala maruz kalmamış bireyler de vardır. Aşı içeriği onlar için çok ağır olabilir. Ancak vücut sıfır kilometre araba gibi sağlam, diri olduğundan bu şoku hızlıca atlatabilir ya da belki alerjiyle karşılık verip yataklara da düşebilir. İĞNECİ (Mİ) GELDİ HANIM? Hiç merak ettiniz mi, kimdir bu “aşı karşıtları”? Neden karşıdırlar? Aslında kimsenin (bilim kurulunun bile) aşı hakkında doğru dürüst bir bilgisi yok ki yandaş ya da karşıt olsun. Karşıt dediğiniz olsa olsa yüzde 10’dur. Bir hakkını arayan bilinçli vatandaş topluluğumuz yok ki Avrupa’daki gibi gerçekten aşının henüz bilinmeyen zararlarını öğrenene kadar aşı olmayacağını söyleyen karşıt grubumuz olsun. Öyle toplumlarda bile radikal aşı karşıtlarının oranına baktığınızda “dünya düzdür” diyenlerin oranıyla benzerlik gösterdiği görülecektir zira aynı cahil ve bu nedenle saplantılı gruptur.Aslında uzatmaya gerek yok, cevap zaten paragraf başlığındaki sorunun içinde: iğne korkusu! Büyük bir güvenle ve iddia ile söylüyorum ki, Türkiye’de aşı karşıtlığı diye bir şey yoktur, iğne korkusu vardır (Kendimden biliyorum)! “Hadi canım o kadar çok olamaz” dediğinizi duyar gibi oluyorum ama cidden mevzu bundan ibaret. Türkiye’de empati kelimesi henüz icat edilmediği için anlamak zor. Oysa koca koca, iri yarı, posbıyıklı, pehlivan kılıklı adamların “iğneden korkuyorum” diyemiyor oluşlarının nesini anlamıyorsunuz da onları “aşı kısırlık yapıyormuş” ya da “dayımgilin komşusu aşı oldu 15 gün sonra öldü” türünden mazeretlerin arkasına sığınmaya mecbur bırakıyorsunuz? Burası Türkiye, empati’den geçtim psikoloji bilimi bile henüz emekleme aşamasında. Bir defa kendinizden pay biçin, erkekleri sünnet olan, daha çocukluğunda iğneyle, hekimle, tıpla böylesi büyük bir travma dolayısıyla tanışan bir toplumun üyesiyiz. Kızların kulak deldirme maceralarını da yabana atmayın. Okulda, askerde aşı kuyruklarında seri üretim, dart oynarcasına yapılan aşıları hatırlayın. Bizim insanımız öyle çok ciciş olmadığı için içinden çıkan hekimlerimiz de daha kötüsü dişçilerimiz de baytardan hallice. Kolunuza iğneyi sapladığında yüzünüz buruşsa “ay çok afedersiniz, hemen bitiyor, derhal bunu telafi edeceğim” demelerine mi alışıksınız yoksa “ne oldu be, sabahtan akşama ayaküstü iş yapıyoruz bir de iş beğendiremiyoruz, ne oldu, erkek adamsın be, iğneden korkulur mu ayıp ayıp!” diyene mi? Çocuklukta yaşanan bir travma bile bütün hayatınızı etkilerken, ıspanak sevmeyişinizin sebebi bile çocukluktaki bir küçük olaydan kaynaklanıyorken iğne korkusunu anlamak neden bu kadar zor? Gidip aşı olanların bile “eli hafif” hemşire arandıklarını ama “aman çevreden ne derler” korkusuyla ses çıkaramadıklarını, aşı yapılırken canları yandığında rezil olmamak için kendilerini tutup çığlıklarını bastırdıklarını bilmiyor muyuz? Bazılarında bu korku artık korku sınırlarını aşıp tıbbi tabirle “fobi” seviyesine gelir. Bu seviyede TV’de iğne sahnesi çıktığında bile kafalar çevrilir, başkasına yapılırken bile bakılamaz hatta ölümle eşdeğerdir. Yani ha öleceksin ha iğne batıracaklar. İğne olmaya gidersen öleceğin kesin ama gitmezsen kendini sakınıp hastalanmazsan bir şey olmaz, üstelik yakalansan bile hafif atlatma şansın her zaman var, zor geçse bile ölüm en uzak ihtimallerden biri, iğne = yüzde 100 ölüm. Sen şimdi bu insana çıkışıp “vay sen ne vatan hainisin, ne toplum düşmanısın, toplum sağlığına tehditsin, aşı olmazsan insan içine çıkamazsın, senin gibileri mahvetmek lazım zaten, zorla yapılsın, ceza kesilsin, hapse atılsın” dediğinde ne hissediyor sence? O kimseyi tehdit etmiyor ama “vatansever, toplum kahramanı” aşılıların hepsi onu tehdit ediyor bir de üste çıkıyorlar, el insaf! İŞİN ARKASINDA NE VAR? Elbette işin arkasında para var, hiç şüphesiz! AKP iktidarında halk hiçbir zaman birinci planda olmadı. “Yol yabdı” destanına bakarsanız yapılan yol kimseye sorulmadan, halkın değil “beşibiyerde” müteahhidin ihtiyacı gözetilerek yapılmıştır, net! Bu müteahhitler de piyon mudur, paravan mıdır, yarın çıkıp onlar da “Allah belamı versin o paraları biz alıyor gibi görünüyorduk ama üstüne holding kayıtlı inşaat işçisinden farkımız yoktu, bütün parayı aslında başkası iç ediyordu” der mi bilemem, o başka konu. Vatandaş kıyısından kenarından, en son faydalanan gruptur her zaman. Vatandaş hayatında o yoldan geçmeyecek olsa bile borçlanır o yolun yapım parasının 10 kat fazlasını 25 yıl boyunca öder. Zaten yol yapılacak ki vatandaş dünyanın en pahalı arabasını alsın, daha doğrusu bir tane kendisine alırken iki tane de devlet babaya toka etsin, bir litre yakıt alırken iki litre parasını da devlet babaya versin ki o müthiş projeler yürüsün, 1 liraya mal edip 10 liraya fatura edilebilsin, çark dönsün. Konu nereden nereye mi geldi? Tam da buraya işte. Aşı konusunda küresel bir servet devşirme harekâtı olduğunu aklı başında hiçbir batılı mecra inkâr etmiyor. Şimdi küresel sermaye küresel bir zenginleşme rüzgârı yakalamışken yerli ve milli versiyonudurur mu? Elbette durmaz, bu furyada vurgun yapmayana salak derler, mal derler. O televizyonlardaki kamu spotlarının saniyesi kaç para? Bu para nereden çıkıyor? Çok da detaycı olmayalım, cebimizden oluk oluk çıkan ama damlalıkla giren paraya bakalım. Hep derler ya Amerikan filmlerinde, “parayı takip et, suçluya ulaşırsın”, şaşmaz kuraldır tavsiye ederim. PANDEMİ BİTER Mİ, BİTERSE NE ZAMAN BİTER? Kesin ve net söyleyebilirim: Evet biter, zınk diye biter, bir günde biter! Neden bitmiyor? Çünkü soru yanlış sorulmuş, “pandemi bitsin isteniyor mu?” diye sormak lazım, cevap orada işte. Küresel sermayenin ve yerli aracıların, ortaklarının, çıkar gruplarının cepleri, gözleri doyunca biter. Türkiye’de yeni yeni, nabız yoklayarak başlayan zorlamaların sebebi bu. Bir noktada halklar isyan edecek, hükümetler zora girecek, o zaman gerçek çözümü piyasaya sürmekten başka çare kalmayacak. O zamana kadar, deniz bitmeden ne kaldırabilirlerse kâr. Arada kaynamadı merak etmeyin “gerçek çözüm” dedim, var öyle bir şey içiniz rahat olsun. Belki de şimdi “vatan haini aşısızlar” dediğiniz gruptakiler sayesinde kurtulacağız bu mendeburdan, iğneden korkanlara teşekkür edeceksiniz. “Aşısızlar”dan hoşnutsuzluğun, artan baskıların sebebi tam da bu. Bütün dünyada başlarda hızla giden aşılama yüzde 70’lere gelip dayanıyor, sonra bir türlü artmıyor. Tecrübe arttıkça insanlar bunun çözüm olmadığına uyanmaya, ayıkmaya başlıyorlar. Bu bir aşı değil. Aşı, aşılananın hastalığa yakalanmasını engeller zira vücuda giren virüsü yakalar ve öldürür, dolayısıyla başkasına da bulaştırmak diye bir kavram söz konusu bile olmaz. Şimdi durum ne? 3 değil 33 doz aşı da olsan hastalık bulaşıyor, vücudunda çoğalıyor zira vücudun onu görüyor, tanıyor ama elinden bir şey gelmiyor, başkasına da bulaştırabiliyorsun. “Ama ne yapalım elimizde şimdilik bu var daha iyisi yok, buna da şükür” demeye devam ettiğimiz sürece gerçek aşı (tekrarlıyorum, gerçek aşı!) saha kenarındaki yedek oyuncu gibi bekleyecek, bekletilecek, 1-3-5 değil 10 gol yesek de sahaya sürülmeyecek. “Hadi len oradan, komplo teorisi şeediyosun, o kadar da olmaz!” der miyiz? Deriz valla, haydi hep bir ağızdan koro halinde, biir, ikii, üüç..Demeden önce komplo olmayan, hatta teori olmayan bir durumu hatırlayalım. Anlı şanlı, trilyon dolarlık global-küresel-evrensel ilaç firmalarının birer “fir-ma” olduklarını, bütün parasal güçleriyle baskı girişimlerine rağmen aradan bazı “ticari sırları”nın sızdığını hatırlayın. Mesela ilim için gittiğimiz gibi örnek için de Çin’e gidelim, “balık tutma-tutmayı öğretme” efsanesine bakalım. Bir gün canın sıkılıyor, 10 liraya mal ettiğin bir olta yapıp sahile gidiyorsun, bir palamut yakalıyorsun. Eve giderken biri diyor ki “o balığa 50 lira veririm”. Paranı alıp geri dönüyorsun hoop bir palamut daha, bir 50 lira daha. Sen şimdi ilaç firması (pardon balıkçı) olsan müşterinin kulağına eğilip “hacı bak bu olta 10 lira, sahil de 100 metre ilerde, var git kendi balığını kendin tut ne para veriyorsun bana enayi gibi” der misin? Tersine oltanı saklarsın ki uyanıp aynısını yapmaya kalkmasın. Giderek daha uzakta karşılamaya başlarsın ki kazara denizi görüp merak etmesin. Hatta “bak ürünü ayağına getirdim hizmet kalitemi iyileştirdim, bir on kâat daha atarsın artık” dersin. İlaç şirketlerinin de hastalıkları çözecek ilaç üretmeleri mümkünken gelirlerini azaltmak yerine hastalıkları kontrol altında tutan, ne öldüren ne onduran ürünlere yoğunlaştığını sağır sultan bile biliyor artık. KESİN, NET, TAM CEVAP Sihirli kelime: İntranazal! Bu çok basit, pandemiyi şıp diye bitirecek gerçek çözümün tanımı. İntranazal “burun yoluyla” demek. Korona virüsü solunum yoluyla alınan damlacıklarla bulaşan bir virüs. Bu virüse karşı önlem olacak sıvının (henüz bazı yerlerde-bir tanesi Türkiye’de çalışmalarının sürdüğü söylenen) yine şırıngayla ama iğnesiz, burundan püskürtülmesi gerekiyor. PCR testi için insanların sanki beynini delmeye çalışırcasına burnuna soktukları çubuk var ya, o çubuğun ulaştığı yere, burun köküne sıkılması yeterli. İkinci doz, hatırlatma dozu vb. gibi saçma şeylere de gerek yok. Bir kere sıkıp virüsün vücuda giriş kapısına asker koyuyorsunuz, gelen virüsü daha kapıda vuruyor, ciğere ulaşmasına, üremesine imkân tanımıyor. Dolayısıyla ne hasta oluyorsunuz, ne hastalık bulaştırıyorsunuz, ne süresi doluyor. Bilinçli vatandaşların “aşısızlara ölüm” diye cinnet geçirmeyi bırakıp “kardeşim virüs kan yoluyla mı bulaşıyor, niye kas dokusuna sıvı zerk ediyorsunuz solunum yoluyla ciğerle ne alakası var, intranazal aşı neden hala çıkmadı siz onu söyleyin” diye ısrarla sorması lazım. Bir kısım hekiminbaşlarda “solunum yolları enfeksiyonuyla mücadele için kas içine sıvı enjekte etmek de ne oluyor” diye kısık sesle de olsa sorduklarını hatırlıyoruz. Sonradan o sesler iyice kısıldı zaten.Burada şunu sormalısınız: “tamam diyelim ki bastırdık, direttik, intranazal aşıyı piyasaya çıkarmaya razı oldular (masal bu ya, trilyonlarca dolarlık kas içi aşı çöp oldu ve bunu sineye çektiler). Ama aşı karşıtları bir yere gitmeyeceği için yine yüzde 100 olmayacak, sen kendin dedin yüzde 25-30 gibi bir aşı karşıtı grup var”. İşte o zaman görülecek yüzde 25-30’luk bu grubun aşı karşıtı değil iğne fobisi olduğu. Kim buruna sprey sıkılarak bir defa yapılan, etkisi geçmeyen, hastalığı hafif atlatmayı değil hastalıktan tamamen muaf olmayı dolayısıyla bulaşın bitmesini sağlayan bu aşıyı reddeder?
Ekleme Tarihi: 24 Ağustos 2021 - Salı

Aşıda ters açı

Toplum yine, bir konuda daha bölünmeye başlandı. Daha doğrusu ülkede iktidara gelen ilk (ve umarız tek ve son olur) bölücü parti halkı aşı konusunda da böldü: Aşılılar-Aşısızlar! Şimdi aşı yüzünden karşı safa, hedef tahtasına yerleştirilen bir “aşısızlar” grubumuz var, yakında yine halkın diğer yarısı tarafından gelen devlet destekli baskıya hatta saldırıya maruz kalacaklar.

AŞI KARŞITI MISINIZ YOKSA AŞILATTIRAMADIKLARIMIZDANMISINIZ?

Öncelikle bu “aşı karşıtı” bir yazı değil, “aşı karşıtlığı” övülmeyecek zira bu bilimsel olmak bir yana mantıklı değil. Ancak demokrasinin temel gereklerinden biri olan “azınlığı korumak, haklarını tanımak” ülkemizde mevut olmadığı için, açık ve net söyleyelim demokrasinin seçim sandığı gibi en az önemli bileşeni hariç demokrasi adına hiçbir şey var olmadığı için aşı konusunda da doğru tespit ve uygulama bekleyemiyoruz. Bu konuda da kutuplaşma, kindarlaşma, çatışmakaos üretiliyor.

AŞI NEDİR?

Konumuz aşı olduğu için aşıdan kısaca bahsetmek gerekir. İnsanı hastalıklardan koruyan da, hastalandığında iyileştiren de kendi vücududur, “immün sistem” denilen bağışıklık sistemidir. Nasıl maymunlar şehir hastanesine, gergedanlar kardiyoloji servisine ihtiyaç duymuyorlarsa aslında insanların da ne hastaneye, ne hekime ihtiyacı vardır. Köylerde doktor yüzü görmemiş 100 yaşında delikanlı dedeler, genç kız ninelerolması bundandır. Şehirde 40 yaşına gelmeden çökmemiz, ilaçlara boğulmamız da yine insanın insana verdiği zarar nedeniyledir. Dışarıdan vücuda zararlı bir madde girdiğinde savunma sistemimiz hemen o tehditle mücadeleye girişir, işgalciyi püskürterek vücudun sağlıklı kalmasını sağlar. Ancak şehirlerde yaşanılan stres bağışıklık sistemini baskıladığında ya da insan tarafından vücudun daha önce görmediği bir zararlı üretilmişse ya da izole bir çocukluk nedeniyle günlük hayatın parçası olan bakteri ve virüs gibi mikro organizmalaramaruz kalınmışsa vücut hastalanır. Vücuda önceden bu tehdit hakkında bilgi vermek, bir modeli üzerinde savunma provası yapabilmesini sağlamak için aşı kullanıyoruz. Hemen hepimiz bebekliğimizden itibaren bir sürü aşı olduk (örneğin çiçek), vücudumuz bu tehditle tanıştı, artık o hastalık bize bir şekilde bulaşsa bile vücudumuz düşmanı çok iyi tanıdığı, huyunu suyunu bildiği için derhal müdahale edip o düşmanı bertaraf edebiliyor.

AŞISIZLAR KİMDİR?

Aşısızların bilinmeyen hikâyesine gelelim, onları anlamak için zerre kadar çaba göstermeden doğrudan düşmanlaştıran zihniyete biraz olsun fikir vermeye çalışalım (akıl verme kısmı maalesef elde değil, o vardır ya da yoktur). Köpeklerin salınıp taşların bağlandığı güzel ülkemizde hep aynı sorun yaşanır, devlet suçlulara diş geçiremez, hıncını düzgün vatandaştan çıkarır. Aşısız gruptakiler gösterilmek istendiği gibi tehdit değil, başından beri mağdur gruptur. Otoriteye, devlete, millete saygıları olduğundan “sokağa çıkmayacaksın, evden burnunu bile çıkarmayacaksın” dendiğinde talimata harfiyen uyan gruptur. Pencereden baktığında markete gitme bahanesiyle sokaklarda cirit atanlara uymayıp evde bir sonraki talimatı bekleyenlerdir. Tam serbestlik gelse de markete bile kendi aracıyla giden, AVM nedir bilmeyen, arabadan maskesiz inmeyen, yedek maskesi dezenfektanı her zaman mevcut, başkalarıyla arasındaki mesafeye dikkat eden, aracına biner binmez elini kolonyayla yıkayıp yüzüne, burnuna süren, kısaca tedbiri hiçbir zaman elden bırakmayan vatandaştır. Israrlı davetlere rağmen, akrabasından özür dileyerek nişandır, düğündür, sünnettir, çay davetidir hiçbir topluluğa karışmayan, kendi evladını/ebeveynini bile iki senedir sarılıp öpmeyendir. Bu insanlar tehdit değil, tersine tehdit altında olanlardır! Aşı olanlar aşısızlara tehdittir. Az biraz mantık yürütmek yeterli. Aşılanmış olmak virüsü kapmaya engel değil, bulaştırmaya engel değil, sadece hastalığın semptomları bastırılmış durumdadır. Yani aşılı hasta olabilir ama dışarıdan kimse onun hasta olduğunu anlamadığı için güvenip yanaşabilir ve hastalığı kapabilir. Aşısız hastaysa aksırmasından, öksürmesinden, bitkinliğinden, moralsizliğinden vb. bir sürü görünür belirti olduğundan ondan kendinizi uzak tutabilirsiniz. Hal böyleyken “aşısızlar toplum sağlığını hiçe sayıyor” demek, dezenformasyon yapmak değil de nedir, nasıl bir aymazlıktır? O sizin dediğiniz, aşının etkisi geçmiyor olsaydı, aşılanan hastalıktan muaf olsaydı, çevresine bulaştırmıyor olsaydı geçerliydi. “Hatırlatma dozu” ifadesi ayrı bir dezenformasyon. Vücudumuz daha bebekken tanıtılan çiçek hastalığını yüz yaşına gelsek bile unutmuyorken nasıl olur da Kovid hastalığını unutur? Bu bir “aşı” ise unutmaz. “Hatırlatma” kelimesiyle kastedilen vücudun yeni varyantı tanımıyor oluşuyla alakalıdır yoksa eski virüsü unuttuğu falan yoktur. Buradan şu anda kullanılan aşıların “aşı” oldukları bile tartışmalıdır sonucu çıkar. Çok kolay unutuluyor, ya da hiç bilinmiyor olduğu için açıklamak lazımdır ki, bu ürünlerörneğin çiçek aşısı gibi ruhsatlı, güvenirliği kanıtlanmış sıvılar değildir, hepsi “ön onay, acil onay, vb.” şartıyla piyasaya sunulmuştur.

YAN ETKİ

Ülkemizde iki aşı var. Sinovac’ın az yan etki göstereceğini söylemek şu açıdan mümkündür: Koruyuculuk seviyesinin düşük olması ve bir zaman sonra tamamen koruyuculuk vasfını kaybetmesinden de anlaşılıyor ki içeriğindeki etken maddeler zayıf, bünyeyi fazla yormayacağı için biz bunu “yan etkisi azdır” şeklinde yorumlarız. Aynı mantıkla Biontec daha yüksek koruyuculuğa sahip olmasından da anlaşılıyor ki, daha yoğun etken madde içeriyor ve bu madde yoğunluğu vücudu yoracaktır ki biz bunu “yan etkisi çoktur” şeklinde yorumlarız. Ancak bundan da bağımsız, daha da isabetli fakat hiç bahsedilmeyen bir yan etki ölçeği vardır ki bu da vücudumuzun ta kendisidir. Bütün kimyasallar ilaç niyetiyle kullanılsa bile aslen zehirdir. Vücut tehdit çok ciddiyse fayda-zarar dengesine bakarak sağlayacağı fayda vereceği zarardan fazla olduğunda bu zehri ilaç olarak kabul eder. Ancak nasıl tek yumurta ikizlerinin bile parmak izleri farklıysa, her insanın bünyesi birbirinden farklıdır. Birine vız gelen diğerini komaya sokabilir. Öncelikle herkesin “bilinçli tüketici” olmaktan bile önce “bilinçli hasta adayı” olması ve kendi vücudunu gözlemleyip huyunu suyunu öğrenmesi lazım. Yine de bir genelleme yapılabilir. Pek çok hastalığı olan, eczane stoğundaki ilaçları tek tek sayacak kadar (elbette bu ifadeyle esprili bir abartı yapıyoruz) yüksek miktarda ilaç kullanmaya alışmış bir vücut için aşı içeriği sinek vızıltısı gibi de kalabilir, vücut zaten ilaçlardan yorulduğu için ağır da gelebilir. Ya da ağrı kesici niyetine de, antibiyotik niyetine de aspirin kullanmış, ömrünce hastaneye hasta ziyareti dışında uğrama ihtiyacı hissetmemiş “chemical-free” yani kimyasala maruz kalmamış bireyler de vardır. Aşı içeriği onlar için çok ağır olabilir. Ancak vücut sıfır kilometre araba gibi sağlam, diri olduğundan bu şoku hızlıca atlatabilir ya da belki alerjiyle karşılık verip yataklara da düşebilir.

İĞNECİ (Mİ) GELDİ HANIM?

Hiç merak ettiniz mi, kimdir bu “aşı karşıtları”? Neden karşıdırlar? Aslında kimsenin (bilim kurulunun bile) aşı hakkında doğru dürüst bir bilgisi yok ki yandaş ya da karşıt olsun. Karşıt dediğiniz olsa olsa yüzde 10’dur. Bir hakkını arayan bilinçli vatandaş topluluğumuz yok ki Avrupa’daki gibi gerçekten aşının henüz bilinmeyen zararlarını öğrenene kadar aşı olmayacağını söyleyen karşıt grubumuz olsun. Öyle toplumlarda bile radikal aşı karşıtlarının oranına baktığınızda “dünya düzdür” diyenlerin oranıyla benzerlik gösterdiği görülecektir zira aynı cahil ve bu nedenle saplantılı gruptur.Aslında uzatmaya gerek yok, cevap zaten paragraf başlığındaki sorunun içinde: iğne korkusu! Büyük bir güvenle ve iddia ile söylüyorum ki, Türkiye’de aşı karşıtlığı diye bir şey yoktur, iğne korkusu vardır (Kendimden biliyorum)! “Hadi canım o kadar çok olamaz” dediğinizi duyar gibi oluyorum ama cidden mevzu bundan ibaret. Türkiye’de empati kelimesi henüz icat edilmediği için anlamak zor. Oysa koca koca, iri yarı, posbıyıklı, pehlivan kılıklı adamların “iğneden korkuyorum” diyemiyor oluşlarının nesini anlamıyorsunuz da onları “aşı kısırlık yapıyormuş” ya da “dayımgilin komşusu aşı oldu 15 gün sonra öldü” türünden mazeretlerin arkasına sığınmaya mecbur bırakıyorsunuz? Burası Türkiye, empati’den geçtim psikoloji bilimi bile henüz emekleme aşamasında. Bir defa kendinizden pay biçin, erkekleri sünnet olan, daha çocukluğunda iğneyle, hekimle, tıpla böylesi büyük bir travma dolayısıyla tanışan bir toplumun üyesiyiz. Kızların kulak deldirme maceralarını da yabana atmayın. Okulda, askerde aşı kuyruklarında seri üretim, dart oynarcasına yapılan aşıları hatırlayın. Bizim insanımız öyle çok ciciş olmadığı için içinden çıkan hekimlerimiz de daha kötüsü dişçilerimiz de baytardan hallice. Kolunuza iğneyi sapladığında yüzünüz buruşsa “ay çok afedersiniz, hemen bitiyor, derhal bunu telafi edeceğim” demelerine mi alışıksınız yoksa “ne oldu be, sabahtan akşama ayaküstü iş yapıyoruz bir de iş beğendiremiyoruz, ne oldu, erkek adamsın be, iğneden korkulur mu ayıp ayıp!” diyene mi? Çocuklukta yaşanan bir travma bile bütün hayatınızı etkilerken, ıspanak sevmeyişinizin sebebi bile çocukluktaki bir küçük olaydan kaynaklanıyorken iğne korkusunu anlamak neden bu kadar zor? Gidip aşı olanların bile “eli hafif” hemşire arandıklarını ama “aman çevreden ne derler” korkusuyla ses çıkaramadıklarını, aşı yapılırken canları yandığında rezil olmamak için kendilerini tutup çığlıklarını bastırdıklarını bilmiyor muyuz? Bazılarında bu korku artık korku sınırlarını aşıp tıbbi tabirle “fobi” seviyesine gelir. Bu seviyede TV’de iğne sahnesi çıktığında bile kafalar çevrilir, başkasına yapılırken bile bakılamaz hatta ölümle eşdeğerdir. Yani ha öleceksin ha iğne batıracaklar. İğne olmaya gidersen öleceğin kesin ama gitmezsen kendini sakınıp hastalanmazsan bir şey olmaz, üstelik yakalansan bile hafif atlatma şansın her zaman var, zor geçse bile ölüm en uzak ihtimallerden biri, iğne = yüzde 100 ölüm. Sen şimdi bu insana çıkışıp “vay sen ne vatan hainisin, ne toplum düşmanısın, toplum sağlığına tehditsin, aşı olmazsan insan içine çıkamazsın, senin gibileri mahvetmek lazım zaten, zorla yapılsın, ceza kesilsin, hapse atılsın” dediğinde ne hissediyor sence? O kimseyi tehdit etmiyor ama “vatansever, toplum kahramanı” aşılıların hepsi onu tehdit ediyor bir de üste çıkıyorlar, el insaf!

İŞİN ARKASINDA NE VAR?

Elbette işin arkasında para var, hiç şüphesiz! AKP iktidarında halk hiçbir zaman birinci planda olmadı. “Yol yabdı” destanına bakarsanız yapılan yol kimseye sorulmadan, halkın değil “beşibiyerde” müteahhidin ihtiyacı gözetilerek yapılmıştır, net! Bu müteahhitler de piyon mudur, paravan mıdır, yarın çıkıp onlar da “Allah belamı versin o paraları biz alıyor gibi görünüyorduk ama üstüne holding kayıtlı inşaat işçisinden farkımız yoktu, bütün parayı aslında başkası iç ediyordu” der mi bilemem, o başka konu. Vatandaş kıyısından kenarından, en son faydalanan gruptur her zaman. Vatandaş hayatında o yoldan geçmeyecek olsa bile borçlanır o yolun yapım parasının 10 kat fazlasını 25 yıl boyunca öder. Zaten yol yapılacak ki vatandaş dünyanın en pahalı arabasını alsın, daha doğrusu bir tane kendisine alırken iki tane de devlet babaya toka etsin, bir litre yakıt alırken iki litre parasını da devlet babaya versin ki o müthiş projeler yürüsün, 1 liraya mal edip 10 liraya fatura edilebilsin, çark dönsün. Konu nereden nereye mi geldi? Tam da buraya işte. Aşı konusunda küresel bir servet devşirme harekâtı olduğunu aklı başında hiçbir batılı mecra inkâr etmiyor. Şimdi küresel sermaye küresel bir zenginleşme rüzgârı yakalamışken yerli ve milli versiyonudurur mu? Elbette durmaz, bu furyada vurgun yapmayana salak derler, mal derler. O televizyonlardaki kamu spotlarının saniyesi kaç para? Bu para nereden çıkıyor? Çok da detaycı olmayalım, cebimizden oluk oluk çıkan ama damlalıkla giren paraya bakalım. Hep derler ya Amerikan filmlerinde, “parayı takip et, suçluya ulaşırsın”, şaşmaz kuraldır tavsiye ederim.

PANDEMİ BİTER Mİ, BİTERSE NE ZAMAN BİTER?

Kesin ve net söyleyebilirim: Evet biter, zınk diye biter, bir günde biter! Neden bitmiyor? Çünkü soru yanlış sorulmuş, “pandemi bitsin isteniyor mu?” diye sormak lazım, cevap orada işte. Küresel sermayenin ve yerli aracıların, ortaklarının, çıkar gruplarının cepleri, gözleri doyunca biter. Türkiye’de yeni yeni, nabız yoklayarak başlayan zorlamaların sebebi bu. Bir noktada halklar isyan edecek, hükümetler zora girecek, o zaman gerçek çözümü piyasaya sürmekten başka çare kalmayacak. O zamana kadar, deniz bitmeden ne kaldırabilirlerse kâr. Arada kaynamadı merak etmeyin “gerçek çözüm” dedim, var öyle bir şey içiniz rahat olsun. Belki de şimdi “vatan haini aşısızlar” dediğiniz gruptakiler sayesinde kurtulacağız bu mendeburdan, iğneden korkanlara teşekkür edeceksiniz. “Aşısızlar”dan hoşnutsuzluğun, artan baskıların sebebi tam da bu. Bütün dünyada başlarda hızla giden aşılama yüzde 70’lere gelip dayanıyor, sonra bir türlü artmıyor. Tecrübe arttıkça insanlar bunun çözüm olmadığına uyanmaya, ayıkmaya başlıyorlar. Bu bir aşı değil. Aşı, aşılananın hastalığa yakalanmasını engeller zira vücuda giren virüsü yakalar ve öldürür, dolayısıyla başkasına da bulaştırmak diye bir kavram söz konusu bile olmaz. Şimdi durum ne? 3 değil 33 doz aşı da olsan hastalık bulaşıyor, vücudunda çoğalıyor zira vücudun onu görüyor, tanıyor ama elinden bir şey gelmiyor, başkasına da bulaştırabiliyorsun. “Ama ne yapalım elimizde şimdilik bu var daha iyisi yok, buna da şükür” demeye devam ettiğimiz sürece gerçek aşı (tekrarlıyorum, gerçek aşı!) saha kenarındaki yedek oyuncu gibi bekleyecek, bekletilecek, 1-3-5 değil 10 gol yesek de sahaya sürülmeyecek. “Hadi len oradan, komplo teorisi şeediyosun, o kadar da olmaz!” der miyiz? Deriz valla, haydi hep bir ağızdan koro halinde, biirikiiüüç..Demeden önce komplo olmayan, hatta teori olmayan bir durumu hatırlayalım. Anlı şanlı, trilyon dolarlık global-küresel-evrensel ilaç firmalarının birer “fir-ma” olduklarını, bütün parasal güçleriyle baskı girişimlerine rağmen aradan bazı “ticari sırları”nın sızdığını hatırlayın. Mesela ilim için gittiğimiz gibi örnek için de Çin’e gidelim, “balık tutma-tutmayı öğretme” efsanesine bakalım. Bir gün canın sıkılıyor, 10 liraya mal ettiğin bir olta yapıp sahile gidiyorsun, bir palamut yakalıyorsun. Eve giderken biri diyor ki “o balığa 50 lira veririm”. Paranı alıp geri dönüyorsun hoop bir palamut daha, bir 50 lira daha. Sen şimdi ilaç firması (pardon balıkçı) olsan müşterinin kulağına eğilip “hacı bak bu olta 10 lira, sahil de 100 metre ilerde, var git kendi balığını kendin tut ne para veriyorsun bana enayi gibi” der misin? Tersine oltanı saklarsın ki uyanıp aynısını yapmaya kalkmasın. Giderek daha uzakta karşılamaya başlarsın ki kazara denizi görüp merak etmesin. Hatta “bak ürünü ayağına getirdim hizmet kalitemi iyileştirdim, bir on kâat daha atarsın artık” dersin. İlaç şirketlerinin de hastalıkları çözecek ilaç üretmeleri mümkünken gelirlerini azaltmak yerine hastalıkları kontrol altında tutan, ne öldüren ne onduran ürünlere yoğunlaştığını sağır sultan bile biliyor artık.

KESİN, NET, TAM CEVAP

Sihirli kelime: İntranazal! Bu çok basit, pandemiyi şıp diye bitirecek gerçek çözümün tanımı. İntranazal “burun yoluyla” demek. Korona virüsü solunum yoluyla alınan damlacıklarla bulaşan bir virüs. Bu virüse karşı önlem olacak sıvının (henüz bazı yerlerde-bir tanesi Türkiye’de çalışmalarının sürdüğü söylenen) yine şırıngayla ama iğnesiz, burundan püskürtülmesi gerekiyor. PCR testi için insanların sanki beynini delmeye çalışırcasına burnuna soktukları çubuk var ya, o çubuğun ulaştığı yere, burun köküne sıkılması yeterli. İkinci doz, hatırlatma dozu vb. gibi saçma şeylere de gerek yok. Bir kere sıkıp virüsün vücuda giriş kapısına asker koyuyorsunuz, gelen virüsü daha kapıda vuruyor, ciğere ulaşmasına, üremesine imkân tanımıyor. Dolayısıyla ne hasta oluyorsunuz, ne hastalık bulaştırıyorsunuz, ne süresi doluyor. Bilinçli vatandaşların “aşısızlara ölüm” diye cinnet geçirmeyi bırakıp “kardeşim virüs kan yoluyla mı bulaşıyor, niye kas dokusuna sıvı zerk ediyorsunuz solunum yoluyla ciğerle ne alakası var, intranazal aşı neden hala çıkmadı siz onu söyleyin” diye ısrarla sorması lazım. Bir kısım hekiminbaşlarda “solunum yolları enfeksiyonuyla mücadele için kas içine sıvı enjekte etmek de ne oluyor” diye kısık sesle de olsa sorduklarını hatırlıyoruz. Sonradan o sesler iyice kısıldı zaten.Burada şunu sormalısınız: “tamam diyelim ki bastırdık, direttik, intranazal aşıyı piyasaya çıkarmaya razı oldular (masal bu ya, trilyonlarca dolarlık kas içi aşı çöp oldu ve bunu sineye çektiler). Ama aşı karşıtları bir yere gitmeyeceği için yine yüzde 100 olmayacak, sen kendin dedin yüzde 25-30 gibi bir aşı karşıtı grup var”. İşte o zaman görülecek yüzde 25-30’luk bu grubun aşı karşıtı değil iğne fobisi olduğu. Kim buruna sprey sıkılarak bir defa yapılan, etkisi geçmeyen, hastalığı hafif atlatmayı değil hastalıktan tamamen muaf olmayı dolayısıyla bulaşın bitmesini sağlayan bu aşıyı reddeder?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve guncel61.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.