Yazı Detayı
01 Mayıs 2020 - Cuma 17:05
 
TÜRKİYE NE ZAMAN NORVEÇ OLUR?
Erdoğan MERT
e.mert@outlook.com
 
 

AB üyesi olmaktan ümidi kestiğimiz için artık “Türkiye ne zaman AB üyesi olur?” sorusunu sormaktan vazgeçtik, onun yerine artık ne zaman Norveç olacağımızı soruyoruz! Cevabı siyasi görüşü ne olursa olsun herkes az çok tahmin edebilir: hiçbir zaman! Halkımız kendisine bir şey “yok!” dendiğinde “hiç mi yok?” karşılığını vermekle ünlü, buna da aynı şekilde tepki verenler olacağına şüphe yok. Evet, kesinlikle, hiç şüphesiz ki Türkiye asla Norveç olmayacak, asla AB üyesi olmayacak (en azından bu zihniyet iktidarda olduğu sürece). Bir hükümet yanlısı bugüne kadar yapa geldiği gibi “onlara kalmadık, biz de İslam Birliği kurarız, onlar bize katılmak için yarışırlar, hey yavrum hey!” diyecektir. Aynı ülkenin aynı şehrinde, aynı ilçesinde, aynı mahallesinde hatta akraba, kuzen olan iki kabilenin bir araya gelip birlik olamadığı, hiziplere bölünüp birbirini boğazladığı Müslüman topluluklardan oluşan İslam Alemi’ni bir araya getirip “İslam Birliği” kurma fikri de saygıdeğer bir ülküdür, deneyeceklere şimdiden kolay gelsin.

Türkiye’nin Norveç olmayacağından bu kadar emin olmamızı sağlayan nedir? Elbette sırf “muhalefet, hükümet karşıtlığı” ile açıklanabilecek bir hamaset değil. Tamamen bilimsel tespitler sebebiyle bu yargıya varıyoruz. Hükümet karşıtlığımız da zaten hükümetin kaşını-gözünü-endamını beğenmemekten, kişisel zevklerden değil, tamamen hükümetin bilim karşıtlığından kaynaklanıyor. Kısacası; bilime, evrensel hukuka, demokrasiye, insan haklarına inanan sıradan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu değerleri ayaklar altına alıp çiğneyen bu hükümete eşyanın tabiatı gereği karşı olacaktır. Türkiye’nin Norveç olmasını, AB üyesi olmasını istediği için karşı olacaktır zira bu ülke ve topluluklar bu değerler üzerine kurulmuşlardır, bu değerlere en küçük bir saldırıyı kendi varlıklarına, bekalarına yapılmış bir saldırı olarak kabul etmektedirler.

Şu halde, bu hükümete oy verip iktidara taşıyan, hala da iktidarda tutan çoğunluğun iradesini çöpe mi atacağız? Hayır, bu elbette mümkün değil. Kimseyi siyasi görüşünden dolayı yargılamak kimseye düşmez. Sadece durum tespiti yapıp, her ne karar verilirse verilsin bunun bilinçli bir şekilde yapılmasını, bu karar bilinçli yapıldığı için de saygıdeğer olmasını sağlamayı hedefliyoruz. Bu hükümeti desteklediğinizde bu hükümetin amaçlarını ve fiillerini desteklemiş oluyorsunuz. Hükümet Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Norveç olması bir yana “kafir” saydığı bu devletin tam tersi istikametteki, Ortadoğu’daki memleketlerden biri olması kararında. Eğer siz de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Ortadoğu Devleti olacağının, hatta olduğunun, Batı’lı zihniyetle bağını tamamen koparmakta olduğunun hatta kopardığının farkında olarak destekliyorsanız sorun yok.

Somut bir örnekle açıklayalım: Devlet bir otobüs, vatandaşlar da otobüsteki yolculardır. Yolcular aralarından bir kişiye otobüsü emanet ederler ki o da oy verdiğiniz partidir. Seçtiğiniz şoför her şeyi belirleyebilir. Ara ara size danışan, seçtiği muavin aracılığıyla size su, sandviç v.s. servisi yapan bir şoför olabileceği gibi size bir şey sorma gereği duymayan, muavini aracılığıyla sizden sık sık para toplayan bir şoför de seçmiş olabilirsiniz. Ama tabii şoförden memnunsanız, otobüste direksiyonu emanet edebileceğiniz başka bir şoför olduğuna inanmıyorsanız, aynı şoförü tekrar tekrar seçmek de hakkınız. Bu siz yolcuların kararıdır, bazıları hizmetten, otobüsün durumundan, gidilen istikametten, süratten, trafik kurallarına uyulmamasından, canlarının tehlikeye atılmasından v.s. şikayetçi olup şoförün değiştirilmesini talep edebilir, bunun vatan hainliğiyle alakası yoktur ama siz elbette çoğunlukta olduğunuz sürece şoförü direksiyonda tutma gücüne sahipsiniz. Yeter ki tercihinizi bilinçli yapın. Tercih seçenekleri tam olarak şöyle:

  1. Avrupa yollarında, trafik kurallarına istisnasız uyarak giden, yolcularının taleplerine, eleştirilerine açık, yolcularının emniyet kemerlerinin takılı olduğundan bile emin olan, otobüsün yağını suyunu, en ince ayrıntısına kadar bakımını eksik etmeyen, otobüsü diğer otobüsler gibi hız sınırları içerisinde, birbirine tehlike oluşturmayacak şekilde kullanan bir şoför,
  2. Ortadoğu yollarında, “burada kanun benim” deyip trafik kurallarını yok sayan, yolcuları umursamayıp gıkı çıkanı darp eden, otobüsten atan, yolcunun emniyeti hakkında bilgisi ve hatta ilgisi olmayan, otobüsün bakımıyla ilgilenmeden gittiği yere kadar diyen, başka bir otobüsle karşılaştığında “vay beni nasıl sollarsın” diye yarışan, diğer otobüsün önüne kıran, üstüne süren, yolda makas atan, yolda terör estirip diğer sürücüleri de tahrik edip herkesin canını tehlikeye atan bir şoför.

İlk etapta “bir insan ilk seçenek dururken nasıl olur da özgür iradesiyle, bilinçli bir şekilde oyunu ikinci seçenekten yana kullanır” diye kendine sormadan edemiyor. Avrupa’nın değişik ülkelerinde huzurlu, mutlu, müreffeh bir hayat sürerken “oralar iyiydi de çok düzenliydi, çok kurallıydı, canım sıkıldı monotonluktan, alışamadım oralara” deyip kesin dönüş yapan binlerce vatandaşımız olduğunu düşününce bu sorunun bir cevabı olduğunu da fark ediyoruz. Hatta kesin dönüş için değil de sırf tatil için gelen, mesela Almanya trafiğinde bir Almandan ayırt edemediğiniz halde Kapıkule’den girer girmez var olan tüm trafik kurallarını ihlal etmeye, arabada birikmiş ne kadar çöpü varsa camdan savurmaya başlayan cinsdaşlarımızın nasıl bir vatan hasretiyle yanmakta olduklarını yakından görebiliyoruz.

Bu kadar genel tespitten sonra Türkiye’nin neden Norveç olamayacağını ortaya koyan, günlük hayattan somut örneklerle bilimsel açıklama getirme vakti gelmiştir. İlk örneğimiz: faiz.

Örnek 1:

Hatırlayacaksınız, bir önceki Merkez Bankası başkanı uzun süre iktidarın “faizleri düşür” baskılarına bunun ekonomi bilimiyle bağdaşmayacağını, dahası resmi devlet politikası olan “serbest piyasa ekonomisi kuralları” ile örtüşmediğini ileri sürerek direndi ve görevden alındı. Yerine atanan personel, tam da iktidarın emrettiği gibi, o oranda faiz indirimi yapıyor. Peki bilim bu konuda ne diyor? Bu kısmı ülkemiz üniversitelerinin hemen tüm İktisadi ve İdari Bilimler, İktisat, İşletme Fakültelerinin hemen her bölümünün daha ilk senesinde okutulan “İktisada Giriş” ders kitabından öğrenelim:

Faiz Oranı Etkisi

Fiyat düzeyindeki değişmeler para talebini de etkiler. Fiyat düzeyinin düşük olduğu durumlarda satın almak istediğimiz mal ve hizmetler için daha az para tutarız ya da daha az para talebinde bulunuruz. Fiyatların artması ise para talebimizi artırır. Çünkü satın almak istediğimiz mal ve hizmetler için daha yüksek bir harcama değeri söz konusudur. Harcama sepetinizin değeri arttığında ödeme yapmak için markete giderken cüzdanınızda daha fazla para bulundurmak zorundasınız. Bu nedenle para talebiniz artar. Eğer harcama sepetinizin değeri düşmüş olsaydı yanınızda daha az parayla markete gidecektiniz. Yani para talebiniz düşecekti. Bu, aslında mal piyasasında basit arz-talep mekanizması işleyişi sonucu fiyattaki değişim etkisinin benzeridir. Nasıl bir malın arzı sabitken talebi artınca fiyatı artarsa bir mal olarak paranın da talebi artınca fiyatı yani faiz artar. Para talebinin azalması ise faizi düşürür. Tabii burada para arzını sabit kabul ettiğimizi unutmamalıyız. Benzer şekilde fiyatların düşmesi sonucu gelirimizin içinde harcamaların payı düşeceği için tasarruflarımız artabilir. Biz de tasarruflarımızı bankada bir vadeli mevduat hesabında değerlendirmek isteyebiliriz. Böyle bir durumda fon kaynakları artan bankalar bunları kredi olarak kullandırabilir.

Fonların artması da faiz oranlarının düşmesine etki eder. Aynı şekilde fiyatların artmasıyla birlikte gelirimizin içinde harcamaların payı artar ve bu nedenle tasarruflarımız azalır. Bunun etkisi fon kaynağı azalan bankacılık kesiminin daha fazla mevduat çekmek için faizleri artırması olabilir.

Bir diğer etki ise enflasyon ve faiz oranı arasındaki doğrusal ilişkiden kaynaklanır. Bu ilişkiye iktisat literatüründe Fisher etkisi adı verilir. Fisher etkisi reel faiz ve enflasyonun toplamının bize nominal faiz ya da piyasa faiz oranını verdiğini söyler. Ekonomide bir reel faiz oranı olmak zorunda zaten. Bununla birlikte enflasyon paranın reel getirisini ortadan kaldırdığı için enflasyon oranı kadarlık bir farkı da göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü ancak bu şekilde paramızın satın alma gücünü koruyabiliriz. O hâlde nominal faiz oranının en azından reel faiz ve enflasyonun toplamına eşit olması gerekir. Reel faizi sabit kabul edersek enflasyon arttıkça nominal faizin de artması gerekir. Bu da demektir ki fiyat düzeyi artınca (enflasyon) faizler de artar. Gördüğünüz gibi fiyatların artması faizleri bir şekilde artırır. Faiz oranının artması mal ve hizmetlere yönelik harcama kararlarını etkiler. Yüksek faiz oranında borçlanma maliyeti de yükselir ve yeni yatırımlarını borçlanarak yapmak isteyen firmalar yatırımlarından vazgeçer. Aynı şekilde yüksek faiz hane halkının tüketim kararlarını da etkiler. Borçlanarak araba ya da ev almak istediğimizde yüksek faiz oranında bu kararlarımızı erteleyebiliriz. Dolayısıyla fiyatların artması faiz oranını artırırken harcamaların da azalmasına neden olur.

Özetle bilim “mevcut ekonomik koşullar çerçevesinde faiz oranları artırılmalı” derken hükümet ne diyor? Ben bilim milim anlamam, emrediyorum faizi düşür! Neden? Çünkü din öyle diyor, faiz haram. Çok güzel, haramsa akan sular durur, faizi toptan kaldırmak lazım… Eğer şeriatla yönetilen bir devletin vatandaşıysanız. “Tamam biz de zaten şeriat istiyorduk, o yüzden bu hükümeti seçtik” diyorsanız sorun yok. Ama bu, Türkiye İran olabilir, Suudi Arabistan olabilir ama asla Norveç olamaz anlamına geliyor.

Örnek 2:

Diyanet İşleri Başkanı, dolayısıyla hükümet, zina ve eşcinselliğin "hastalıkları da beraberinde getirdiğini" ve kuşakları "çürüttüğünü' söyledi. Bunu din böyle söylediği için yaptı.

Bilim ne diyor? Hukuk Bilimi’ni temsil eden Ankara Barosu bu sözlerin "halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğini" belirtti. Çünkü ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler (ki uluslar arası sözleşmeler yerel kanunların da üstündedir) ve kanunlarımız ışığında nefret söylemleri ağır suçtur. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi “Herkes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka türden kanaat, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş veya başka türden statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, bu Bildirgede belirtilen bütün hak ve özgürlüklere sahiptir” der. Üye Devletler, Birleşmiş Milletlerle işbirliği içinde, insan haklarının ve temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görmesi ve gözetilmesini sağlamayı taahhüt etmişlerdir.

Tekraren; Bilim “eşcinsellik suç değildir, onları ötekileştirmek nefret suçudur, ağır cezaya tabidir” derken hükümet ne diyor? Ben bilim milim anlamam, hedef gösteriyorum, eşcinselleri yok edin! Neden? Çünkü din öyle diyor, eşcinsellik haram. Çok güzel, haramsa akan sular durur, eşcinselliği ortadan kaldırmak için bütün eşcinselleri toptan ortadan kaldırmak lazım… Eğer şeriatla yönetilen bir devletin vatandaşıysanız. “Tamam biz de zaten şeriat istiyorduk, o yüzden bu hükümeti seçtik” diyorsanız sorun yok. Ama bu, Türkiye İran olabilir, Suudi Arabistan olabilir ama asla Norveç olamaz anlamına geliyor.

Norveçlilerin, Avrupalıların, Batılıların dinleri yok mu? Onlarda da faiz haram, eşcinsellik haram. Minik farklarla İslam’da haram olan her şey Yahudilikte de haram, Hıristiyanlıkta da haram zira hepsinin kaynağı aynı. Onlar da asırlarca din kurallarıyla (şeriatla) yönetildiler. Avrupa ülkeleri de şu anki Ortadoğu ülkeleri gibi asırlarca birbirlerini yediler. Tamamı Hıristiyan olduğu halde mezheplere bölündüler, “ben Ortodoksum, sen Katoliksin, öbürü Protestan” diye birbirlerini katlettiler, soy kırımlara uğrattılar. Ama bir kırılma noktasına geldiler, bir durup düşündüler, kendilerine neden bu eziyeti yaptıklarını sorguladılar. Dinlerini terk etmediler ama içlerinde yaşamaya, toplum hayatında bilimi hakim kılmaya başladılar ve devletlerinin yönetim şekillerini değiştirdiler ki buna medeniyet adı veriliyor. Sonunda hepsi “insan” olduklarını fark ettiler. Dinlerini bireysel seviyelerde yaşamaları gerektiğini, insan gibi yaşamak için insani kurallar koymak, diğer insanları ayrıştırmadan aynı toplumun bileşeni saymak gerektiğini, ancak bu şekilde ilerleyebileceklerini, aksi takdirde yok olacaklarını anladılar. O andan itibaren birbirlerini yok etmek yerine işbirliğine gittiler. Birbirlerine sırf “insan” oldukları için saygı göstermeleri gerektiğini, farklılıkların katliam sebebi değil, tersine zenginlik olduğunu anladılar. İşte Norveç, Avrupalılar, Batılılar asırlarca canlarını yakan, enerjilerini tüketen bu delilikten ders alıp prangalarını çözdüler, yürümeye, koşmaya hatta kanatlanıp uçmaya, yükselmeye başladılar. Onların uzun zaman önce çözdükleri sırrı hala anlamayanlar da dibe çökmeye devam ediyorlar. 

Tabii bunu dip kabul etmeyebilirsiniz. “İslam Birliği” kurup “Yeniden Osmanlı Hakimiyetinde birleştireceğiz, yeniden Büyük Osmanlı’yı kuracağız” diyebilirsiniz. Çok tanıdık. Her öngörü kapasitesi sınırlı zihniyetin sahip olduğu özelliktir gerçeklerle olan bağını koparmış olmak. Sizin güle oynaya hakimiyetiniz altına gireceğini sandığınız ülke halkları da aynı şekilde sizi egemenlikleri altına alıp kendi büyük devletlerini, hak ettikleri, analarının ak sütü gibi helal gördükleri imparatorluklarını kurma hayali içerisinde. Yunanlıların “Büyük Yunanistan”, Ermenilerin “Büyük Ermenistan”, Lübnanlıların “Büyük Lübnan”, Suriye’nin “Büyük Suriye”, Cibuti’nin bile “Büyük Cibuti” hayalleri vardır ve ölümsüzdür! Zira hayaller ölümsüzdür. Norveç’in ise “Büyük Norveç” diye bir hayali yok zira “Siyaset Bilimi” gibi “Uluslar arası İlişkiler Bilimi” gibi, “Ekonomi Bilimi” ve birçok başka bilim dalı gibi gerçeklikleri var…

 
Etiketler: TÜRKİYE, NE, ZAMAN, NORVEÇ, OLUR?,
Yorumlar
Haber Yazılımı