Yazı Detayı
22 Mart 2021 - Pazartesi 09:38
 
İç Mimar Senem Karabulut ile gündeme dair
Güncel Köşe
guncel61.com@gmail.com
 
 

Bugün sizler için İç Mimar Senem Karabulut ile gündeme dair röportaj yaptık kendisine teşekkür ederken sizlere de keyifli okumalar dileriz

Senem Karabulut bize kendinizden biraz bahseder misiniz?

 25 yaşındayım, aslen Sivaslıyım. Üniversite yıllarımı Trabzon’da geçirdim. Şehri ve insanlarını tanımama vesile oldu. Karadeniz Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi İç mimarlık bölümünden 2018 yılında mezun oldum. Mezun olduktan sonra mesleğimi aktif olarak icra etmeye başladım. Trabzon’a geldiğim ilk sene Trabzon Türk Ocağı’nın kapısından içeri adım atmamla mesleğim ile ideolojimin birleşim noktasıyla tanıştım yani Türk mimarisi ve Türk kültürüyle. Trabzon Türk Ocakları’nda gençlik kolları kurucu başkanlığı yaptım. Ocağımızın gençlik kolları birimlerinde kadın-erkek ayrı yapılanma yoktur. Tek bir birimde hep beraber çalışırız. Yine üniversitede Türk Dünyası ve Araştırmaları kulübünün kurucu başkanlığını yaptım. Aynı zamanda fakültemiz bünyesinde kurulan İç mimarlık kulübünün kurucu yönetici olarak aktif rol aldım. Şu an Kayseri Türk Ocağı’nda gençlik kolları başkanlığı görevini icra ediyorum. Aynı zamanda çalıştığım firmada iç mimarlık görevimi sürdürürken, mobilya tasarımı yapıyor ve müdürlük görevini icra ediyorum. Türk mimarisi üzerine iki tane bildiri sunma şansım oldu. Bu bildiriler sonucunda olumlu dönüşler aldım. Mesleğimde tasarımın her zaman bir çıkış noktası olması gerektiğine dair eğitim aldık. Ben ilhamımı Türk kültüründen alıyor ve bunu yapabildiğimi görmek ve yapabileceğime inanmaktan şeref duyuyorum.

Bugün yayınlanan karar ile İstanbul sözleşmesi yürürlükten kaldırıldı ve bu karar sonrası birçok sivil toplum kuruluşu tepki gösterdi. İstanbul sözleşmesi detaylarında neler var?

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul sözleşmesi Türkiye’nin yazılmasında öncü olduğu uluslararası sözleşmedir.  Sözleşmenin esasında kadına yönelik her içi şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması ve istihdam sağlanması, suçluların kovuşturulması ve cezalandırılması, kadına şiddet ile mücadelede iş birliği içeren bağlayıcı bir politika olması temelidir. Bu bağlayıcı temeli GREVIO isimli bağımsız uzmanlar grubu kontrol etmekle yükümlüdür. IX. Bölüm – İzleme yöntemi bölümü Madde 66 da bağımsız uzmanlar grubu hakkında verilen bilgilerde, en az 10 en fazla 15 kişiden oluşan bu uzman grup bir denetçi olarak sözleşmeyi imzalayan ülkeleri izleyecek, gerektiğinde ziyaret edip kendilerine tanınan görevler doğrultusunda raporlar hazırlayacaklardır. Özellikle GREVIO uzmanları için Madde 66’nın 4 fırkasında der ki :
a- yüksek ahlaki değerlere sahip bir kişiliği olan; insan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet veya mağdurlara yardımcı olma veya onları koruma konularında yetkinlikleri kabul edilmiş veya bu Sözleşmenin kapsadığı alanlarda mesleki deneyimi olan kişiler arasından şeffaf usuller ile seçileceklerdir; 
b -GREVIO’da aynı ülke vatandaşı iki üye bulunamaz;
c-üyeler, temel hukuk sistemlerini temsil etmelidirler;
d-kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddet alanı ile ilgili kişileri ve kurumları temsil etmelidirler; e üyeler kendi kişisel özellikleriyle katılacaklar, görevlerini yerine getirirken bağımsız ve tarafsız davranacaklar ve görevlerini etkili bir şekilde yerine getirmeye müsait olacaklardır.

Sözleşmenin temelinde dünyanın neredeyse her yerinde özellikle sözde güçsüz ve savunmasız olarak görülen kadınların gördüğü şiddete karşı bir tavır ve duruş sergilerken, anayasaların da bu sözleşmeler vesilesiyle tam manasıyla uygulanması amaçlanmıştır. Günümüz dünyasında ataerkil bir yönetim anlayışı mevcut. Görülen o ki bir süre daha bu anlayış devam edecek fakat bu anlayışta kadınların daha güçsüz, duygusal, kabiliyetsiz olarak görülmesi başlıca hatalardan bir tanesi.  Bu görüşler doğrultusunda yapılan şiddet, taciz ve tecavüz eylemleri böyle bir sözleşme yazılmasına vesile olmuştur. Sözleşme eğer uygulanıyor olsaydı belki kadın cinayetleri, şiddetler, tacizler ve tecavüzler azalabilirdi ama yetmezdi. Ne kadar caydırıcı ceza olursa olsun eğitim olmadan cezalar da yeterli olmayacaktır. Konuşmamın başında da belirttiğim gibi özellikle bu tarz eylemlere maruz kalmış kadınlarımıza istihdam yolunun açılması istenmektedir. Bu topluma kazandırmak olarak da nitelendirilebilir. Zamanında tecavüze uğramış kadınlarımız hakkında söylenen sözler, kadınlarımız hakkında konuşurken sanki kumandalı arabayla oynuyor gibi yönetmeye çalışanların lafları pek de mühim değil. Önemli olan böyle eylemlere maruz kalmış ve toplum baskısından dolayı bundan utanan kadınlarımıza suçu yüklememek. Sözleşmenin amacının aslında bu noktalarda olduğunu görüyoruz. Örneğin namus cinayetleri meselesine de değinen bir sözleşmedir. TCK’da da bu konuda yanılmıyorsam ağırlaştırılmış müebbet verilmektedir. İlgili maddelerde “Töre saikiyle kasten adam öldürme suçunun cezası, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. Ancak, Yargısal uygulamada “namus cinayeti” olarak tarif edilen adam öldürme hallerinde suçun cezası müebbet hapis cezası olarak kabul edilmektedir. denilmektedir. Feshedilen sözleşme yerine yeni bir sözleşme yazmaktan ziyade anayasamızdaki cezalar uygulanmalı ve bu konuda eğitim asla geriye atılmamalıdır.

 Sözleşmenin kaldırılmasını isteyen kesim sizce bunu neden istedi?

Bence bu konu hakkında olumlu ya da olumsuz konuşulanların belli bir kısmı sözleşmeyi açıp okumadılar. Ülkemizin en temel sıkıntılarından biri fanatizm diye düşünüyorum. Sözleşmenin kaldırılmasını isteyenleri madde madde anlatmak istiyorum. Çünkü bizi temel sıkıntılarımızdan biri siyasetle yaşantıyı ayıramamaktır. Bu sadece halk için değil meclis için de geçerli diye düşünüyorum. Kadına şiddet ayrı bir mesele, siyasette iktidar muhalefet kavgası ayrı bir mesele olmalıdır. Yani şiddet, taciz, tecavüz konularında birbirimizle kavga etmek yerine birlik olup halkımızı huzura kavuşturmalıyız.

Birinci olarak LGBT-İ destekleyen ve bunun yayılmasını talep eden bir sözleşme olduğuna dair söylentilerin çıkması özellikle kulaktan dolma bilgilerle hareket etmeyi seven biz Türkler için önyargı oluşturdu. Geçen gün seminerlerimizde biz de genç arkadaşlarımızla bu sözleşmeyi inceledik lakin böyle bir açıklama göremedik. Sözleşmenin 6. Maddesi bu konuda şu şekilde: “Taraflar bu Sözleşmenin uygulanmasına ve sözleşme hükümlerinin etkilerinin değerlendirilmesine bir toplumsal cinsiyet bakış açısı katacak ve kadınlarla erkekler arasında eşitliğe ve kadınların güçlendirilmesine ilişkin politikalarını yaygınlaştıracak ve etkili bir biçimde uygulayacaklardır.” Aynı zamanda sözleşmenin 14. Maddesinde “Taraflar, yerine göre, tüm eğitim seviyelerinde resmi müfredata, kadın erkek eşitliği, toplumsal klişelerden arındırılmış toplumsal cinsiyet rolleri, karşılıklı saygı, kişisel ilişkilerde çatışmaların şiddete başvurmadan çözüme kavuşturulması, kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ve kişilik bütünlüğüne saygı gibi konuların, öğrencilerin zaman içinde değişen öğrenme kapasitelerine uyarlanmış bir biçimde dâhil edilmesi için gerekli tedbirleri alacaklardır.” İbareleri geçmektedir. LGBT-İ bireyleri adına açılmış hususi bir madde olduğuna dair bir şey göremedim. Toplumsal cinsiyet eşitliği ibaresi bazı taraflarca farklı noktalara çekilmiştir.

İkinci olarak sözleşmenin yabancıların yapıp bize servis etmiş olması ibaresiydi. Türkiye ilk imzalayıcı devletlerden biriydi. 2011 yılında Meclisimizdeki 247 vekilden 246’sı kabul etmiş biri çekimser davranmış ve meclisten onay alan ilk devlet olmuştu. Hazırlanırken de Türkiye aktif rol almıştı. Şimdi şöyle ki etkileşim olması özellikle günümüz dünyasında çok olağan bir durumdur.  Sözleşmeyi tamamen X devletinin hazırladığını düşünelim. Büyük çapta bir problem ya da kültür yozlaştırması gibi bir husus olsaydı zannediyorum çekimser sayısı bir ile kalmazdı.

Üçüncü olarak Türk aile yapısını bozduğu öne sürülüyor. Eğer ki Türk aile yapısında dayak varsa o yapıda sorun var demektir. Türk aile yapısının temelinde eşitlik ve saygı vardır. Bizler eğer böyle bir sözleşmenin bizim aile yapımızı bozduğunu düşünüyorsak o zaman eşini, çocuğunu döven, onları öldüren, başkasının “namusuna” göz diken de Türk aile yapısını ve Türk devleti yapısını bozmaya çalışmaktadır. Daha büyük cezai yaptırımlar uygulanmalıdır. Yani eğer bir şey yapıyorsak altı boş olmamalıdır. Zaten sözleşmede tam olarak aile yapısıyla ilgili bir şey de demiyor. Aile içi şiddete de karşı da tavır olunması gerektiğine değiniliyor. Aile içinde belli başlı görev dağılımı olabilir bu aile bireylerinin kendilerinin karar verebileceği bir durumdur; ancak bir vatandaşımız şiddete, tacize, tecavüze ya da herhangi bir mobbinge yani baskıya maruz kalıyorsa devletimiz de mağdur vatandaşımızın refahı için çabalamalıdır.

Dördüncüsü Erkeklerin evden uzaklaştırılma meselesidir. Kimi vatandaşlarımız herhangi bir kadının bir erkeğe iftira atması sonucu o erkeğin hapse girmesi, evinden uzaklaştırılması hakkında yazdı, çizdi konuştu. Fakat sözleşmede şiddet uygulayan ya da uygulamakla tehdit eden kişinin evden uzaklaştırılması maddesi mevcuttu. Zaten ülkemizde şiddet mağduru kadınlarımızın koruma kararı alması en doğal hakkıdır. Ki bu talep için de belli prosedürlerden geçilmektedir. Yani hop diye kimseyi evden uzaklaştırmak çok da mümkün olmuyor. Ki tekrar söyleyeceğim bu sözleşmeden rahatsız olan kesimin çoğunluk olduğunu ön görerek feshedildiğini düşünürsek umarım Anayasamız daha iyi uygulanır ki hiçbir vatandaşımız mağdur olmaz.

Beşincisi ve en hoşlanmadığım noktası ise siyaset. Türk Ocaklı olmanın belli başlı noktaları vardır. Siyaset üstü bir kurumun getirdiği yükümlülükler doğrultusunda parti propagandası yapmamız doğru olmuyor. O yüzden biz ocağın genç üyeleri olarak parti propagandası yapmaktansa daha eleştirisel ve yeri geldiğinde espritüel yaklaşmayı daha doğru buluyoruz. O yüzden bu beşinci maddeyi eleştirisel olarak açıklama gayretinde olacağım. Dediğim gibi biz Türkler siyasete de fanatik bakıyoruz. Bu sebepten ötürü desteklenen parti dışında kalan partiler olumlu bir iş yapsa da hem partililer hem de destekçileri karşı tarafa muhalif bir tutum sergiliyor. İstanbul sözleşmesi de bu siyasi kavganın arasında sıkışıp kaldı diyebiliriz. Yani X partili kişi İstanbul Sözleşmesinin ne olduğunu bilmeden, kendi oy verdiği partinin tutumuna göre hareket etti. Günümüz dünyasında da sosyal medya sesi de yine siyasi parti taraftarlarına göre bir tavır aldı.

Sizin Türk Mitolojisine olan ilginizi yakından biliyoruz Türklerde ailede ya da sosyal yaşamda kadının yeri nasıldı?

Biz kadim Türklerin yaşantısına baktığımızda genellikle haneden üyelerinin hayatını inceliyoruz fakat Türklerde halk yaşantısında da hanedan kadınlarına duyulan saygıdan görüyoruz diyebilirim. Türk kültüründen anladığımız kadarıyla cinsiyetlerin değil Türkleşebilmenin önemli olduğunu görüyoruz. Her mart ayında Türk milliyetçileri, Tomris, Kara Fatma, Nene Hatun örneklerini verirler; fakat onlar kadın olduğu için bu denli güçlü olmadılar ya da erkekleştikleri için de öne çıkmadılar.

 Kara Fatma’nın asker kıyafetleri giymesi, savaşması onun için erkekleşmek değildi. Çünkü amacı “erkekler savaşıyor onların yaptığını yaparım” gibi temelsiz bir düşünce değildi. O savaşa giderken cinsiyetini bir kenara bırakmış vatansever bir Türk askeri olarak o cepheye gitmişti. Çok ince bir çizgi. Bu sebepten ötürü kadim Türklerdeki kadın anlayışı günümüzden çok farklıdır. Yine örneklemek gerekirse Tomris ordusunun başına geçtiğinde askerler “erkek komutan nerde?” amacından ziyade “vatanını savunan bir komutan” görüyor. Yani günümüzde bu isimlerin adını anıp sonra çay ocaklarında kadından yönetici olamaz diyen arkadaşlarımızın dikkatle incelemesi gereken bir konudur. Demek istediğim sosyal yaşamda kadın cinsiyet ayrımcılığından uzak bir hayat görüyor. Olması gereken.  

Mete Han, babası Teoman’dan taht hakkını isterken dayandığı husus Türk anneden olma evlat olmasıydı. Bu da Türk kadının rolünü gösteriyor. Emir ve buyruklarda yalnızca “kağan buyuruyor ki” ibaresi olmazdı.  Elçiler hem hakanın hem de hatunun huzuruna çıkarılırlardı. İbn Fadlan’ın seyahatnamesinde, Hatun’un hükümdarın yanında oturduğunu, bunun Türklerin âdeti olduğunu, Türk kadınlarının asla erkeklerden kaçmadıklarını haber vermektedir.
Mitolojiden de bakalım olay örgüsüne isterseniz. Prof. Dr. Fuzuli Bayat’ın eserlerinden aktarım sağlayacağım.  “Her yer suyla kaplıyken, suyun derinliklerinde Akana isminde bir varlık yaşardı. Sonsuz sularda yaşayan Akana hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh vererek yaşam döngüsünü başlatmıştı. Akana sulardan çıkıp Tanrı Ülgen’e şu sözleri söyledi:

“Yaratmak istersen Ülgen,
Şu kutsal sözü öğren!
Sakın yaptım, olmadı deme,
Yaptım, oldu de!” 
şeklindedir. Bu anlatıda gördüğümüz üzere yönetici bir erkeği yöneten bir kadın figürü görüyoruz. Yöneteni yönetmek fikri daha kapsamlıdır. Aslında eskiden din günümüzde bizim mitoloji dediğimiz bu anlatılar o dönemde kültürde çok etkili olmuş ve gündelik hayata yansımıştır.

Türklerde kadının rolü İslamlaşma sonrasında değişti mi sizce bu değişikliğin temelinde ne var

Politik bir soru olmasına karşın genel itibariyle İslam’ı bu konuda incelemek gerekir; çünkü Türkler yalnız islamla tanıştıktan sonra değil farklı kültürlerle yoğun etkileşime girdiklerinden kaynaklı da kadın rolünün değiştiğini görebiliriz. Fakat İslam dini yaşamak yerine genel Arap kültürü yaşama odaklı olanlar maalesef kadınlarımızın “eksik” varlıklar olduğunu düşünmektedir. Arap kültürü diyorum çünkü biraz evvel dediğim gibi Türk kadınlarında erkeklerden kaçma gibi bir adet yok. Bunu İbn Fadlan kendisi söylemiş. J. Paul Roux ise “Türk kadını yüzünü saklamazdı ve hareme kapatılmazdı. Siyasal ve toplumsal yaşama tam bir özgürlükle katılırdı.” İbaresini kullanmıştır. Özümüze dönmek sağa sola suç atmaktansa kendimizi ve değerlerimizi gözümüzün önüne getirip sorgulamaktan başlar. Fakat bizden sonraki nesli ancak eğitimle aktarabiliriz. Büyüklerimize de devletimizin uygulayacağı kapsamlı bir program ile bu sorun aşılabilir.

Şaman inancında kadının rolü nedir?

Şamanlık kimine göre bir din, kimine göre bir ritüel ama şamanlık varlığın hepsini hissedebilmek, onunla hemhal olmak, Tanrılaşmak gibi nitelendirdiğim bir nokta. Çünkü net bir açıklaması olabilecek bir mevki değil. Şaman çok eskiden günümüze kadar gelen bir inanış zinciridir. Kurşun dökme ritüelimiz, kötü hava şartlarında bir kap yemek koyma eylemimiz, kırmızı kurdele, kırk çıkarmak gibi pek çok ayinle ilgili Şamanizm’den bize hediyedir. Şamanizm’in temeline baktığımızda kadın algısını net görebiliriz.  İlk şamanlar kadınlardır. Daha sonra erkekler bu rolü üstlenmişlerdir. Doğum tanrısal bir güç olarak görüldüğü için erkek şamanlar da ayinlerinde hayvan ana kılığına dönüşmelilerdir. Çünkü ana bir doğum gerçekleştirebilir ve tanrısal özelliği alabilir. Bu sebepten ayinlerde ana figürüne dönüşmeleri gerekir. Tüm şamanların anası Kartal anadır.

Kadınlar savaş ülke yönetimi konularında aktif rol alır mıydı?

Tabii ki de alırdı. Bizim anlayamadığımız husus burada başlıyor. Türk kadınlarının ok atabilmesi Avrupalılar için özellikle büyük şaşkınlık yaratmıştı; fakat bu bizim için çok normal bir husustu. Ama lehimize olan bir durumu aleyhimize çevirdik. Yani bir kadın sosyal hayatta aktifken onu pasifize ettik. Bu erkeklerimize istihdam yaratmaz.  Yine toplum içi ya da aile içi görev dağılımı yapılabilir fakat kadınları geri plana atmak tarihimizin her noktasında rastladığımız bir durum değil; çünkü biz Türkler her vatandaşımıza öncelikle cinsiyeti bazında muamele eden toplum değildik. Günümüz dünyasında ötekileştirilen kadınlar her zaman “aciz” olarak görülmedi. Bu ataerkil yönetimin başlangıcından günümüze kadar olan süreçte evirilmesi olmuştur. Günümüzde ordularda kadın asker meselesi tartışılıp üzerine mahalle ağzı deyimi olan “aptal sarışın” muamelesi gören kadınlarımız bundan yüzyıllar hatta binyıllar öncesinde topyekûn savaştaydı.

Demem o ki bizim hadi özümüze dönelim deyip bir günde Türkistan Coğrafyasının doğu kanadında yaşadığımız eski günlerdeki gibi kadına değer verme eylemlerimize dönmemiz mümkün değil. Bunun için caydırıcı cezalar olmalıdır; ama asla yetmeyecektir. Önemli olan yapılan eylemlerin topyekûn ve bir bütün olmasıdır. Eğitimin yanında sosyal alanda da çalışmalar düzenlenmelidir. Aile bakanlığı, Kültür bakanlığı, gençlik bakanlığı gibi bakanlıklar ortak projeler düzenlemeli ve halkın bunu anlayacağı ve uygulayacağı politikalar ortaya koyulmalıdır.

 
Etiketler: İç, Mimar, Senem, Karabulut, ile, gündeme, dair,
Yorumlar
Haber Yazılımı